AH O ESKİ İZMİT SAHİLLERİ
Bilir misiniz o eski İzmit sahillerini? 1960-1975'li yıllar… Ben çok iyi anımsıyorum. İzmit’te doğmadım fakat çocukluğumdan itibaren burada yaşadım.
O yıllarda İzmit şimdiki gibi kalabalık değildi. Sahiller İzmit’in incisiydi. Deniz öyle berraktı ki balıkları rahatlıkla izlerdik. Balıkçı motorları, vapurlar ve kayıklarla yapılan gezintiler göz doldururdu. Sahillerde kurulu fabrikalar sayılıydı.
İzmit'in o güzel zamanları yaşanırken henüz on iki yaşında ve Kozluk Mahallesinin Orduevi’ne yakın bir sokakta oturan beş çocuklu memur ailesinin bir ferdiydim. Ailemin ikinci çocuğuydum. Benden bir buçuk yaş büyük olan ablamla çok iyi anlaşır ve her sırrımızı paylaşırdık.
Okullar tatil olmuş, biz çocuklar da dört gözle beklediğimiz özgürlüğe kavuşmuştuk. Günlerden cumartesiydi. Her cumartesi üç ders yapardık. Karne günü olduğu için öğretmen karnelerimizi verdi ve vedalaştık. Ablam üzgün bir şekilde yanıma geldi:
“Fransızcadan ikmale kalmışım.”
Bense sınıfımı geçmiştim.
“Abla niye üzülüyorsun ki? Sadece bir tek dersten ikmale kalmışsın. Tek ikmale kalan sen değilsindir!” dedikten sonra sarıldım. “Hadi asma suratını. Babam dün ne demişti anımsıyor musun?”
Ablam hafifçe gülümsedi.
Eve geldiğimizde annem, kucağında bir yaşındaki kız kardeşim Gülay; iki yanında da Gökhan ve Gürkan ile bizi kapıda karşıladı. Gürkan on yaşında dördüncü sınıfa gidiyordu. Gökhan ise beş yaşındaydı. Ablam karnesini anneme uzatırken ağlamaya başladı. Okuma bilmeyen annem, ablamın saçlarını okşarken: “Fransızcadan kaldın değil mi?” dedi.
Ablam çok şaşırmıştı:
“Nerden biliyorsun anne?”
“Karne parasını ödemek için uğradığımda öğretmenlerinizle görüştüm. Fransızca öğretmenin bana ‘Sınıfın yarısı Fransızcadan ikmale kalacak, senin kızın da onların arasında. Tatilde çok çalışsın,’ demişti.”
Gürkan, ablamın ellerini tuttu:
“Bak, ben ağlıyor muyum? Benim de matematiğim zayıf. Çalışır, kurtarırız.”
Annem ablamı ve beni yanaklarımızdan öptü. Beni öperken sessizce: “Aferin benim kızıma.” dedi.
Ablamla üzerimizi değiştirdikten sonra mutfağa geçtik. Annemin hazırladığı yemekleri yedikten sonra yarın için hazırlığa başladık. Kap kacakları bir sepete yerleştirdik. Sofra bezi, elbezi ve sabunu da unutmadık. Oturmak için de iki kilimi fileye koyduk. Çünkü hem piknik yapacak hem de denize girecektik.
Akşam babam eve geldiğinde, karneleri gözden geçirdikten sonra: “Aferin Gülseren, sen bu yaz rahatsın. Bol bol dinlenebilirsin. Ama Gülen ve Gürkan zayıf derslerine her gün birer saat çalışmak zorundalar. Ayrıca hepiniz tatilde birer saat kitap okuyacaksınız, aksatmak yok. Annenizden her gün haberinizi alacağım. Anlaşıldı değil mi?” dedi. Hepimiz başımızı salladık. Ardından “Yarın biliyorsunuz bu yılın ilk deniz yolculuğu başlayacak. Biletlerimizi aldım. Sabah 8'de iskelede olacağız. Erken yatmanızı istiyorum. Bu yıl tatil süresince bir sorun yaşamazsak her hafta sonu sizi İzmit’in değişik sahillerine götürmeyi düşünüyorum. Burada denize girilecek pek yer yok. SEKA Kâğıt Fabrikası sahil boyunca uzanmış. İş arkadaşlarımdan bilgi aldım. Karşı sahillerin sakin olduğunu söylediler. Halıdere, Değirmendere, Ulaşlı, Ereğli ve Karamürsel sahilleri çok güzelmiş. Yarın Ereğli’den başlayalım. Haftaya da Değirmendere’ye gideriz. En çok beğendiğimiz yere daha sık gideriz. Nasıl olsa her hafta sonu gideceğiz.” dedi ve anneme dönüp neler hazırladığını sordu.
Annem: “İçli köfte, su böreği, patates salatası…” diye saymaya başladı.
“Yarın seni orada dinlendireceğim hanım. Çok yorulmuş olmalısın.”
Gülay’ın ağlama sesi geliyordu. Babam “Kızım Gülen, Gülay uyandı, getir bana da azıcık seveyim onu.” dedi.
Ablam koşa koşa kardeşimizi beşikten alıp getirdi. Babam çocuklarını çok seviyordu. Gülay babamın kucağına gelince sustu. Gökhan da babamın yanına gitti, ayaklarına sarıldı. Babam kıskandığını anladı. Gülay’ı Gülen’in kucağına verdi. Gökhan’ı kendine doğru çekti:
“Söyle bakayım, bugün neler yaptın? Bisikletinle gezdin mi?”
“Gezdim baba, arkadaşım Müjgan’ı da gezdirdim. Top da oynadım arkadaşlarımla.”
Gürkan elinde bir su bidonuyla babamın yanında bitiverdi.
“Baba, bak ben de çene suyumuz bitmişti. İstasyondan gidip doldurdum.”
Babam iki oğlunu da kucakladı:
“Aferin benim yavrularıma. Sizler benim neşe kaynağımsınız. Hadi o zaman, bir bardak getir de şu çene suyunu kana kana içeyim.” dedi.
Annem o ara sofrayı hazırlıyordu. Ben de ona yardım ettim. Hepimiz yer sofrasının etrafına bağdaş kurup oturduk. Neşeli bir akşam yemeğinden sonra çaylar içildi. Biz çocuklar erkenden uyuduk.
Sabahın erken saatlerinde yola düşmüştük. Ev ile vapur iskelesi arası yürüyerek yirmi dakika sürüyordu. Hepimizin elinde birer file ve çanta vardı. Tüpü ve çaydanlık takımını babam taşıyordu. Annem kucağında Gülay'la birlikte Gökhan’ın elini sıkı sıkı tutuyordu. Çünkü kardeşim Gökhan çok hareketliydi.
***
Bizim sokak; benim adımlarımla 162 adımdı. Okula gidip gelirken defalarca saymıştım. Sokağın bitiminde on sekiz basamaklı bir merdiven vardı. Her gün bu merdivenleri inip çıkardık. Dar bir kaldırım üzerinde Orduevi’nin durağı vardı. Okulumuz da anayolun karşısındaydı. Bizi hep trafik polisi karşıya geçirirdi. İstanbul’a giden arabalar bu yoldan geçerdi.
Okulumuzda ikili öğretim vardı. Sabahtan ilkokullar; öğleden sonra da ortaokullar öğrenim görürdü. Zaten okulların adları da değişikti. Necatibey İlkokulu ve İnkılâp Ortaokulu. Ortaokul binasının inşaatının başladığını duyunca sevinmiştik. Çünkü bodrum katındaki sınıflar çok basıktı ve rutubet kokuyordu. Okula giderken taktığımız kasketleri sınıfa girdiğimizde duvardaki askılığa asardık. Duvar nemli olduğundan eve gittiğimizde kasketlerimizi havalandırmak zorunda kalırdık.
Okulumuzun sağında SEKA Cami, solunda yetiştirme yurdu vardı. Arkasında ise SEKA Kâğıt Fabrikası başlıyordu. Çok büyük bir fabrikaydı.
Fabrikanın başlangıcında SEKA sineması ve kooperatifi bulunuyordu. Babam bizi hafta sonları sinemaya götürürdü. Aylık alışverişlerimizi de bu kooperatiften yapardık. SEKA Fabrikası; lojmanlarıyla birlikte sahil şeridini alabildiğine kaplıyordu. İzmitlilerin ekmek kapısı dedikleri bu fabrikanın kötü bir huyu vardı. Günün belirli saatlerinde o kadar berbat bir koku salıyordu ki civarda bulunan evler kokuyu alır almaz pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlardı. Derince’deki ilkokul öğretmenim Zebure Cura, beşinci sınıftayken fabrikayı tanıtmak için bizi getirmişti. İşte o zaman da bu koku salınmıştı. Burnumuzu mendilimizle kapatmıştık. Fakat kâğıdın yapılma aşamalarını gördükçe şaşkınlığımız artmış, kokuyu da unutmuştuk. En çok ilgimizi çeken deniz suyunun kanallarla getirilip içine ağaç tomruklarının konarak kabuklarının soyulması için bekletilme aşamasıydı. Sonra bu tomruklar makinelerle parçalanıyor daha sonra da öğütülüp pişiriliyordu. Fabrikayı gezerken çok yorulmuştuk lakin kitap ve defterlerimizin öyküsü biz çocukları büyülemişti.
Ana yola gelince alt geçide kadar kaldırımdan yürüdük. Hemen hemen 50-60 adımı buluyordu. Alt geçidi geçince deniz kenarına yakın SEKA İlkokulu görünüyordu. Okuldan iskeleye yürüme on dakika sürüyordu. Ben bu yolu çok seviyordum. Çünkü demiryolu buradan geçiyordu.
Çan çanlar kapalı olunca sevincime diyecek yoktu. Tren geçerken izlemeyi çok severdim. Tren yolunun İzmit’in çarşısından geçmesi biz çocukların eğlencesiydi. Hep el sallardık tren geçerken.
***
Vapur iskeleye yanaşmış, yolcularını almaya başlamıştı. Hoplaya zıplaya vapura bindik. Malzemelerimizi oturduğumuz tahta bankların yan tarafına yerleştirdik. Annem birinci katta, kapalı yerde küçük kardeşimle oturdu. Biz hava güzel olduğu için vapurun üst katında olan terasa çıktık. Fakat vapurun en güzel yeri alt kattaki balkonlardı. Halk bu balkonlarda oturmak için erken gelirdi. Balıkları ve martıları buradan izlemenin tadı bir başkaydı. Yolculuk bir buçuk saat sürüyordu. Vapur kampanasını çaldı ve hareket etti. Hem sohbet ediyor hem de balıkları, martıları ve çevremizi seyrediyorduk.
Vapur her iskeleye yanaştığında binenler kadar inenler de oluyordu. Nihayet Ereğli'ye gelmiştik. Ereğli sakinleri kumlara serilmiş güneşleniyorlardı. Babamın uygun bir yer araması nedeni ile on dakika yürüdük. Sonunda ağaç altında sakin bir yer bulduk. Babam başımızdaydı, hava sıcaktı ama denize ilk girişte üşüdük. Öğlene kadar denizden çıkmadık. Öğlen hep birlikte annemin kurduğu sofrada karnımızı doyurduk. Babamla annem denize girince de Gülay ve Gökhan ile ablam ilgilendi. Ben de sofrayı topladım. Gürkan ise bir arkadaş bulmuş hem güneşleniyor hem de kumda mile oynuyordu.
Ben, annem ve babamı görebiliyordum. Denizden çıktıklarında babam annemi kuma gömdü. Annemin birkaç senedir beli ağrıyordu. Doktor deniz ve kum önermişti. Derince’de otururken de Ahmetağa sahiline her gidişimizde babam annemi kuma gömerdi. Biz annemin bu durumuna hep gülerdik.
Kardeşim kendisine masal anlatmamı istedi benden. Masalın sonuna yaklaşmıştım ki denizden çığlıklar, bağrışmalar duyunca Gökhan’ın elinden tutup kalabalığa doğru ilerledim. Bir kadın elbiseleriyle kendini denize attı, bir yandan bağırıyordu: “Oğlum boğuluyor, ne olur kurtarın!”
Benim yaşlarımdaki bir kız da “Allah rızası için, yardım edin! Kurtarın kardeşimi! diye yalvarıyordu. Birden yirmi yaşlarında bir abi denize atladı. Hızlıca yüzerek suda çırpınan çocuğun yanına vardı. Onu suyun yüzünde tutarak kıyıya kadar getirdi. Orada bulunan herkes, abiyi alkışlamıştı. Babam da alkışlayanlar arasındaydı. Çocuğu kuma yatırıp suni teneffüs yaptılar. Çocuk yuttuğu suları tükürdü. Kendine gelmeye çalışırken çocuğun annesi ve ablası abiye teşekkür ettiler.
Yaşanan bu tatsız olayı atlattıktan sonra yeniden eğlenmeye başladık. Hatta o boğulan çocuğu da kumda mile oynayan çocuklar, biraz moral kazansın diye oyunlarına davet etti.
Güneş batmadan akşam yemeğimizi yiyip çantalarımızı hazırladık. Vapur kampanasını çaldığında biz çoktan yerleşmiştik bile. Hepimizin yanakları pembeleşmiş, gözlerimiz canlanmış, mutluluktan uçuyorduk.
***
Aradan geçen yıllar çocukluğumun geçtiği Orduevi civarındaki yapıları da değiştirdi. SEKA Fabrikasının kapanması İzmit halkını derinden yaraladı. Kapanmaması için sendikalar, dernekler, bazı partiler ve basın kuruluşları büyük bir mücadele verdi. Fabrikadaki eskiyen makinaların yenilenmesi önerildi. Ne yazık ki yetmedi. Şimdi düşünüyorum da belki halk da mücadeleye katılsa, fabrikasına sahip çıksaydı kapanmayacaktı. Fabrikanın yerine SEKA Müzesi ve Kültür Dernekleri kuruldu. Sahil şeridi kafe, lokanta, çocuk parkı ve piknik alanlarıyla donandı. Eski Necatibey İlkokulu yıkıldı yerine Öğretmen Evi kuruldu. SEKA İlkokulu ve SEKA Camisi yıkılıp yerine Nuh Çimento fabrikasının katkılarıyla yenileri yapıldı. Tren yolu şehrin içinden alınıp sahile taşındı. Bunlar doğal değişimler. Bir düşünürün dediği şu söze katılıyorum:
“HER GÜN DEĞİŞİYORUZ, DÜŞÜNCELERİMİZ VE ESERLERİMİZ NASIL AYNI KALABİLİR?”
Fakat 1961’den beri Kocaeli’nde yaşayan ve kırk yıllık görevini İzmit’in çeşitli okullarında yapan bir öğretmen olarak içim acıyor. Cumhuriyet döneminde açılan fabrikalar kapanmamalıydı, yenilenebilirdi diye düşünüyorum. Çok yazık oldu.
GÜLSEREN DELİBAŞ

Yorum Yazın